Akademisyen Meltem Türköz, Türkiye’de soyadının tarihini anlatıyor: Türk olmanın bir parçası, kökenlere ilişkin bir kaygıdan ibarettir

T24 Haber Merkezi

Türkiye’de herkesin bir soyadı hikâyesi var.

Nesiller arası aktarılan bu hikâyelerin izini süren akademisyen Meltem Türköz’ün “Bu soyadı alınmamış ise…/Ulus İnşası ve Soyadları” kitabı, İletişim Yayınları’ndan geçen ay çıktı. Türköz’ün kitabı University of Pennsylvania’da folklor alanında tamamladığı doktora tezine dayanıyor.

Cumhuriyetin kuruluşunda soyadına yüklenen anlamı ve toplum içindeki farklılıkları görünmez kılmak için soyadının nasıl bir araca dönüştürüldüğünü inceleyen Türköz, American Folklore Society’nin yönetim kurulunda (2022-2024) görev yapıyor ve Boğaziçi Üniversitesi’nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak çalışıyor.

Akademisyen Meltem Türköz’ün T24’ün sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

-Güncelden başlayalım: Hrant Dink cinayetinin tetikçisi Ogün Samast’ın “Çocuk yaşta vahim bir olaya karıştım. Bundan dolayı toplum içinde zorluklar yaşıyorum. Rahat edemiyorum, unutulmak istiyorum” diyerek ismini Ali Eren Karadeniz olarak değiştirme talebini Türkiye’de isim, daha spesifik olarak da soyadları çalışan bir akademisyen olarak siz nasıl okudunuz?

İnsanlar birçok sebepten isim ve soyadlarını değiştiriyorlar ve kitabıma dahil ettiğim veriler ve çalışmalar bunu gösteriyor. Soyadı Kanunu çıktıktan sonra 1940’larda bir değiştirme furyası oluyor, mahkemelere gidilerek eski isimler geri alınıyor yahut düzeltme yapılıyor. Türkiye’de 2017 yılında Nüfus Kanunu’na çıkan ek maddeyle Soyadı Kanunu’nun 3. maddesine aykırı, özellikle çirkin, utanç verici isimler, imla hatalı soyadları mahkemeye gitmeden bir defaya mahsus değiştirilebildi. Bahsettiğiniz isim değiştirme şekli daha farklı bir hukuki süreç, çok da aşina olmadığım. Eğer özellikle soyadı kanunları tarihine bakarsak, modern devlet öncesinde daha olağan bir eylem isim değiştirmek çünkü herkesin ismi düzenli bir şekilde kayıt altında değil.

-Sorduğum noktadan devam etmek adına: Sizce Ogün Samast’ın kendine seçtiği üç isim nelere referans veriyor? Samast bu talebinden, dolayısıyla isimden basına yansıdığı için vazgeçti ama sizce bunlar, yaptığı eyleme dair pişmanlık görmenize neden oluyor mu?

Bu isimler hemen bir çağrışım vermiyor. Ali, Eren ve Karadeniz’in toplumda ne gibi çağrışımlar uyandırdığını bilemiyorum.

-Kitabınızı okuduktan sonra bu üç isimden Ali’nin İslam’a referans verdiğini, Eren’in Anadolu irfanı benzeri bir değere, bir tür ulviliğe tekabül ettiğini, Karadeniz ile de Ogün Samast’ın içinden çıktığı memleketini ve milliyetçiliğini arkasına aldığını düşündüm; bu sizce ne kadar doğru bir okuma?

Böyle bir okuma mümkün ama şunu da düşünmek lazım. O isimlere kendisi mi bizzat karar verdi yoksa etrafında olan ailesi ve dostları mı? Bağlamını da düşünmekte fayda var. İslami referanslı isimler konusunu açarsak, evet Müslüman ismi. Sizin soruda bahsettiğiniz çalışmadan bahsedeyim. Richard Bulliet, 70’li yıllarda Ahmet, Ali ve Mehmet isimlerinin sıklığına bakarak dine bağlılık oranıyla sorular soruyor ve Türkçe isimlerin artışıyla birlikte, bu isimlere rağbetin azalmadığını saptıyor. Ancak İlhan Başgöz de 1930’lar ve 1970’ler arasında verilen öz adlar üzerine çalışmasında aynı konuya başka bir açıdan bakar. Dine bağlılıktan ziyade aileye bağlılık üzerinde durur mesela. Onomastik (isim bilimi) açısından çalışanların da saptadığı gibi, isimlerin verilme ve alınma bağlamlarına bakmak bize daha anlamlı bilgi verebiliyor. İsimlerin verilme bağlamı önemli.

-İsim ve soyadı değiştirmek Samast’ın dilekçesinde belirttiği gibi unutulmayı sağlar mı?

İsim değiştirerek kaybolmak, daha az görünmek, çeşitli kişilerin, grupların tarihsel olarak farklı amaçlarla yaptığı bir şey. Ama azınlık mensupları gibi daha az ilgi çekmek için adını biraz daha nötralize ederek dikkat çekmemek için değiştirenler, bu amaçlarla alınan soyadları ve öz adlardan bahsedebiliriz. Askere giderken Yahudi, Ermeni ve Rum erkeklerin aldıkları Türkçe isimler gibi. Ara Güler bir yerde söylemişti, önceden Derderyan olan soyadlarını bırakıp Güler soyadını alan babası, bunu eczanesinin tabelası görünür olduğu için yapar. İsim değiştirmek bu işe yarıyor olabilir ama kaybolmayı sağlar mı bilmiyorum. Özellikle günümüzde bu zor çünkü internet var, kendinizi oradan da silmeniz gerekir. Ama siz, ‘Buna kimin hakkı var, böyle bir suç işlemiş bir insanın isim değiştirerek unutulmaya hakkı var mı?’ diye mi soruyorsunuz?

-Daha çok isim değiştirmenin yapabileceklerini ve sınırlarını sorguluyorum.

İsim değiştirerek gizlenme, başkalarını aldatma ve dolandırıcılık tarihte ve güncel zamanda olağan dışı değil. Bizim içinde yaşadığımız dönemde, merkezi bir devlet var, nüfus kayıtlarında ancak kanunların nezdinde değişebilen isim ve soyisim bilgilerimiz var. Soyadı kanunlarının öncesinde, geleneksel toplumlarda da bir hayat boyunca isim değiştirmek olağanmış. O yüzden merkezi devletin etkisi olmayan yerlerde insanlar isimlerini daha sık değiştiriyor. Hayat boyu değişmeyen tek ismin varlığı, daha çok modern çağa ait. Bazı modernlik öncesi toplumlardaysa hayat evrelerine göre isim değiştiriyorsunuz, bir bakıma isimleriniz rolünüzü tanımlıyor.

Evet, modernite öncesi toplumlarda özellikle. İnsanlar daha ziyade rollerinin değişimiyle isim değişikliğine gidiyor. Mesela soyadına yönelik ilk kanunlar isim değişikliklerini engelleyerek, ‘Değiştirmeyin isimlerinizi çünkü kral için lazımsınız’ denilerek başlıyor ve zamanla farklı kesimleri dahil ederek katılaşıyor.


Türkiye’de soyadından önce ne vardı?

-Türkiye’de Soyadı Kanunu 1934’te çıkıyor ve bir sene sonra uygulanmaya başlıyor ama e-devletten soy kütüğü bilgilerine baktığımızda 1840’larda dahi dolu olan bir soyadı hanesi görüyoruz. Bu nasıl mümkün oluyor? Soyadından önce ne vardı?

Cumhuriyet dönemini ele alan bazı yazılarda bu kanundan önce sanki soyadı yokmuş gibi sunulmakta. Ancak o dönem dış basında da bazen böyle sunulsa da Soyadı Kanunu çıkarken bunun üzerine yapılan Meclis tartışmalarında ve yazışmalarda böyle olmadığı açık. İsmi, soyadı olmasa da daha önce de kütüklerde aile ismi ya da san ve şöhret, familia diye bir şey var ve bunlar kayıt altında. Değişik evrelerde de devlet merkezileştikçe ve modernleştikçe kütükler daha fazla bilgi içeriyor, özellikle İstatistik Müdürlüğü kurulduktan sonra. Fakat Tanzimat reformlarının radikalleşmesi olan Atatürk reformlarının hepsinde olduğu gibi bunun da yeni bir şeymiş gibi sunulması aksi yönde bir kanıya sebep oluyor.

Kilise kaynakları yüzünden soyadı tarihi hakkında daha çok bilgiye sahip olduğumuz Avrupa’ya bakıldığı zaman kalıcı, değişmeyen bir soyadı edinimi daha erken; elitlerle başlıyor ve zamanla yayılıyor. Aile ismi ve aile bireylerinin kaydı, biraz dönemin egemenlerin, idarenin önemsediği unsurlara göre ayrıcalık olarak yahut görev icabı olarak kaydolduğunu görüyoruz. Erken aile ismi kanunları, denizde kraliyetin çıkarlarını savunan taşıyıcıların isim değiştirmesini yasaklıyor. Avrupa’da soyisimleri mesela arazi sahipliği ile çok alakalı, çünkü isimler bir toprak isminden geliyor. O isimler sonradan satıla da biliyor, araziyle birlikte o ismi de alabiliyorsunuz. İngiltere’de Norman istilası sonrası değişmeyen soyadı aktarımı başlıyor. Bunun önemli bir sebebi istila sonrası toprak edinenler o toprakları vasilerine aktarmak istiyor. Örneğin Kavak Sokak’taki apartman alındığı zaman orada yaşayan kişinin soyadı Kavakgiller ise apartmanı sattığında soyadını da birlikte satıyor. Osmanlı’da ciddi derecede sicil kayıtları var ve bu kayıtlar daha çok haneler üzerinden ve erkeklere yönelik tutulurken Türkiye’de daha çok devletle alakası olan veya örneğin ticaret nedeniyle devlete yakın olan belli ailelerin isimleri yazılı olarak kayda geçiyor.

-Osmanlı’da arazi ve üstündeki mülk ile soyadlarının örtüşmemesi toprak sahipliğinde özel mülkiyete geç geçilmesi ile mi alakalı?

Osmanlı’daki toprak rejimi tımar sistemi ve değişime uğrayan bir sistem, imparatorluğun durumu değiştikçe. Öncelik; sahip olunan, fethedilen topraklardan gelecek kaynakları belirlemek. Erkek nüfusu kaydediliyor ve Müslüman ve Müslüman olmayan nüfus da ayırt ediliyor. Osmanlı’nın onomastik boyutlarını çalışan tarihçiler var. 

-Peki soyadı reform değilse neden Türkiye’de Soyadı Kanunu çıkarılıyor? 1934’te buna nasıl bir anlam yükleniyor?

Aslında daha önceden çalışmaları, taslağı yapılmış bir kanun, hem 1928’de ve öncesinde bahsi geçiyor fakat 1934’te çıkıyor. Kanun 1934’te yapılırken önceden aile ismi adı altında olan isim birden soyadına çevriliyor. O dönem soy kelimesinin aile bağı dışında anlamıyla da kullanılmaya başlandığını görüyoruz, özellikle İskân Kanunu’nda -hem aynı sülale ilişkileri hem de ırk anlamında. 1934’te çıkmasının sebeplerinden biri, zamanın Dahiliye Vekili Şükrü Kaya ve o dönem yetkililer bir düzen olmadığını düşünüyorlar; Meclis zabıtlarında düzen ve anarşi kelimelerini sık görüyoruz. Emannuelle Szurek’in de dediği gibi, pure (saf) ve impure’u (saf olmayan) birbirinden ayırmak gibi bir arzu var, geçmişle gelecek, modern ile modern olmayan, öz Türkçe ve Fars ve Arap örüntüleri olan Osmanlıca. Ama önceki teşebbüsler neden gerçekleşmiyor derseniz, ‘Zaten var, niye yapıyorsunuz?’, ‘İsviçre’den alınan Medeni Kanun zaten hukuki olarak aile isimlerini mevcut kılıyor’ deniyor.

-1934’te bu sorular ırk tabanında mı cevaplanıyor? Saflık ifadesi de buradan mı çıkıyor?

Evet, bir ırksal vurgu var ve aynı zamanda kavram kargaşası da. 1934 Meclis zabıtlarında, bu konu tartışılırken Şükrü Kaya ‘soy’dan maksadın ırk olduğunu söylüyor ve soy kelimesinin ırk kavramının karşılığı için kullanıldığı oylanarak kabul ediliyor. Aynı zamanda kültür ve hars kelimeleri kullanılıyor. Bu vurguyu özellikle Türk harsına dahil olmayanlarla olanları bir araya getirip yoğurmayı, asimilasyonu içeren 1934 tarihli İskân Kanunu’nda daha çok görüyoruz ama herkes için bu vurgu var mı bilmiyoruz. İskân Kanunu güvenlikçi de bir yasa, içinde farklı toplulukları bazı yerlerden uzak tutma fikri var.

-Bilmeyenler için hatırlatalım; 1921’dekine kıyasla 1924 Anayasası’nın Türklük üzerine kurulması ardından Ağrı ayaklanmaları ve Şeyh Sait isyanı gerçekleşiyor. İskân Kanunu ile hedeflenen daha çok Kürtler mi?

Evet, mesela Uğur Ümit Üngör’ün de 1916, 1925 ve 1934 İskân Kanunları hakkında araştırmalarında bunları görüyoruz. Özellikle halifeliğin kaldırılması ve ulusu Türklük üzerine inşa etme eğilimiyle Kürtlerle olan Müslüman kardeşlik tabanı ortadan kalkıyor.


“Hükümettekilerin esas derdi Kürtler ve göç etmiş Müslümanlar”

-İskân Kanunu’nu aşiret adlarını almayı yasaklayan ve sadece Türkçe isme izin veren Soyadı Kanunu ile Kürtleri hem toprağından hem aile isimlerinden eden, bunları unutturmayı hedefleyen bir devlet çabasından mı bahsediyoruz?

Ancak yalnız Kürtler değil. Osmanlı topraklarından Anadolu’ya gelen Arnavut, Çerkes, Çeçen ve diğer Müslüman gruplar da bu kanunların hedefinde, çünkü onların da ortak bir ulus kültürüne dahil olmaları isteniyor. O dönem Kürt aşiretler devlete karşı bir tehlike olarak görülüyor, çünkü bölge üzerinde söz sahibiler. Aşiret isimleri bu güç odaklarını temsil ediyor. 1930’larda bunu soyadına ilişkin zabıtlarda da görüyorsunuz, ‘Aşiretler eski zamanlardan, Orta Çağ’dan kalma zümrelerdir’, modernlik adı altında ‘Onlardan kurtulmamız lazım’ diyerek söz ediliyor. Soyadı edimiyle ilgili bir yasak da aynı bölgeden kişilerin başkasının aldığı adı alınmaması. Bazı görüşmecilerime göre bunun nedenini de soyadlarının büyük, tek bir zümreye gitmesini engellemek. Buna karşı önerilen soyadlarının önüne ve sonuna hece veya büyük gibi kelimeler eklemek.

-Yasaklılar listesinin ikinci sırasında gayrimüslimler mi var?

O dönemki gazetelerde, uygulamada tutarsız ilerlese de zaten soyadları mevcut olan gayrimüslimlerin değiştirmeye mecbur olmadıkları yazılıyor. Ama aynı zamanda Soyadı Nizamnamesi’nde -yan, -of, -iç, gibi sonların kabul edilmeyeceği yazılıyor. Paylaşılan bilgiler tutarsız gibi ve sık sık gazetelerde düzeltiliyor gayrimüslim isimlerin nasıl olması gerektiği. Ama bazı yazılardan devletin ne düşündüğünü anlayabiliyoruz. O dönem Reşat Osman isminde İsviçre ve Türkiye soyadı kanunları hakkında Cenevre Üniversitesi’nde tez yazan bir hukukçu var. Tezinde azınlık isimleri bölümünde bu konunun ikincil öneme sahip olduğunu ve zamanla onların da Türkçe isimleri almak isteyeceklerini ve halk kitlelerinin arasında asimile olacaklarını yazıyor.

Buna rağmen bazı yerlerde mevcut aile isimlerini almaları yasakmış gibi uygulanıyor. Yerinden edilmiş Anadolu Ermenilerinin isim değiştirmesi daha olağan ama İstanbul Ermenileri isimlerini daha seyrek değiştirmeye gidebiliyor. Ama yine de belli bir kural yok. Bulabildiğim belgeler arasında Ermeni bir vatandaşa verilen Bardisbanyan soyisminin Sarıyer ve Beşiktaş nüfus müdürlükleri arasında bu karmaşadan dolayı gerginliğe neden olduğunu gördüm. Nüfus memurlarından birisi değiştirmesi gerektiğini söylüyor ve diğeri de aksini. Sonradan Sarıyer’deki memur İçişleri Bakanlığı’nın bir yazısından bahsederek değiştirmek zorunda olmadığını söylüyor. Bu bilgi -yani gayrimüslimlerin soyadlarını değiştirmek zorunda olmadığı- kanun yahut nizamnamesinde yer almıyor. Ama hükümettekilerin esas derdi gayrimüslimler değil, Kürtler ve göç etmiş Müslümanlar, Arnavutlar, Çerkesler ve diğer muhacirler. Soyadı Kanunu’ndaki yasaklar daha çok aşiretlere ve iç Müslüman göçmenlere yönelik. Bunu dönemi çalışan diğer tarihçiler de vurguluyor. Haydar’ın Baydar oluşu…

-Daha önce bir aile isminiz yoksa 1934 sonrası nüfus müdürlüğüne gittiğinizde zorunlu olan Türkçe isim nasıl türetiliyor? Alfabe Kanunu’nun yeni geçtiği ve Türkçenin bir dil olarak oturmadığı düşünülürse insanlar yeniyi, hangi sınırlamalar içinde, nasıl yaratıyor?

Soyadı Kanunu Nizannamesi’nde “Yeni seçilen soyadları Türkçeden seçilir” deniyor. Ya da mevcut soyadınız Türkçe değilse onu değiştirmek zorundasınız. Bir ismin Türkçe olup olmadığına da oradaki nüfus müdürü karar veriyor ve bu değişken bir karar. Mesela konuştuklarımdan Sabri Bey’in soyadı Baydar olmuştu, çünkü Haydar kelimesi Türkçe değil, Arapça sayılmış. Baydar da Haydar’a tekabül eden bir kelime olarak önerilmiş. Bu listelerin örneğini görmedim ama anladığım kadarıyla, dönemin nüfus müdürlerine dil devriminin ürünü kelime listeleri dağıtılıyor. Dil devrimi de Osmanlıcayı arileştirmek, Farsça ve Arapça unsurlarından arındırmayı hedefliyor ve bunu da üç şekilde yapıyorlar: Eski Türk kitabelerindeki dile bakmak, halktan kelime toplama seferberliği yapmak ve bulunamadığı zaman yeni bir kelime türetmek. Sonuncusu için ayrıca seferberliğin ürünü olarak Tarama Dergisi çıkarılıyor ve sayfa sayfa bir sözlük yaratılıyor. Ayrıca Besim Atalay’ın başını çektiği bazı kişiler isim kitapçıkları yaratıyor. Bunlar gibi listeler de nüfus müdürlerine veriliyor. “Çok soru soruyorsun, ismin Sorman olsun”

-Soyadı almak için nüfus müdürlüğüne giden kişi erkek koca mı oluyor?

Bunu kanunen yapması gerekenler onlar ama tabii refakatsiz çocuklar da var. Benim üzerinde durduğum, o giden kişinin nüfus müdürüyle olan ilişkisi; onun karşısında kişi kendisini ne kadar güçlü hissediyor? Büyük şehirlerde okumuş kişilerin soyadı edimiyle daha ufak yerde çalışan, çiftçi birisinin soyadı edimi çok farklı olabiliyor. İlk grubun kopyalayabildiğim dilekçelerinde ‘Şurada oturuyoruz, ben, eşim ve çocuklarım için şu soyadını ayırıyoruz’ dediklerini ve daha aktif bir tavır aldıklarını görüyoruz. Soyadı için sıraya giren kişiler arasında bazen soyadını nüfus memuru ve etrafındakiler veriyor. ‘Çok soru soruyorsun, bari senin ismin Sorman olsun’ diye soyadı konulan emekli öğretmen Orhan Sorman gibi.

Bana anlatılan bir hikâyede, Gebze’de bir adama bir soyadı veriliyor ve adam soyadını unutuyor, çünkü soyadı devlet nezdinde olan bir şey ve kişinin devletle çok ilişkisi yok ve herhalde köy yerinde lakabıyla var oluyor. Bu nedenle bazıları için soyadı, arada sırada kullanılan bir nesne. Mesela, Şanlıurfa’nın bir ilçesinde 90’ların sonunda çirkin soyadlarının değiştirildiği haberi yayımlanmıştı. Neden diye sorulduğunda bu kişiler artık mevkilerinin değiştiğini anlatıyor. Yani ismin daha görünür, kullanılır olmaya başladığını anlıyoruz. Eşekçalan gibi bir isim örneğin çocuğunuz okula gidince veya devlette çalışmaya başlayınca daha kolay bir damgalama sebebi olabiliyor. Soyadları kullanımla ve statüyle birlikte daha fazla yük taşımaya başlıyor, kullanmıyorsanız orada duruyor. Fransa’nın Bretonya bölgesinde bir köyde 1970’lerde yapılan bir çalışmada da insanlar soyadlarını gündelik hayatlarında kullanmıyorlar, birbirlerine lakaplarıyla hitap ediyorlar, soyadı kendi ifadeleriyle ‘pazar süsü gibi, o gün üstlerine giyindikleri bir şey.’ Bu da bizde köy yerindeki lakap/soyadı ayrımını da andırıyor.

-1934’te Rumluk, Araplık gibi köken belli eden veya başka dile ait -yan, -bin, -aki gibi takılara izin verilmemesinin yanı sıra -zade gibi toplumsal hiyerarşiye işaret eden takılar da yasaklanıyor ve konuştuklarınız arasında bu eşitlemeden rahatsız olan da var.

Evet, Fahriye Hanım. Ali Sami Yen’in eşiydi, Yen soyadı yenmekten, kazanmaktan geliyordu, Atatürk reformlarının halkçı boyutunu beğenmiyordu. Böyle bir örnek bir de Gaziantep’te bizim aile dostlarımızda var. Yüzyıllardır taşıdıkları Hazırcızade ismi o dönem aile büyüğünün yanında çalıştığı vali tarafından Tüzün olarak değiştirilmiş. Asil anlamına geldiği söylenmiş ama aile hâlâ sindirememişti.

Soyadı ile soydan koparılmak…

-Ayrıcalıkların kaldırılması haricinde insanları kendi dil ve jestlerinden ayıran yasaklar listesiyle Soyadı Kanunu, soyadı kelimesinin vaat ettiğinin aksine kişileri soylarından koparmaya neden olmuyor mu?

Öyle görülüyor, çünkü kardeşler ayrı soyadları alıyorlar örneğin ama şöyle de bir gerçek var: Bir cenaze olursa herkes nereye gideceğini iyi biliyor. Devlet adına düşünülürse, küçülmüş tüm zümrelerin artık muhatabı devlet ama bunun dışında zümreler kendini devam ettirdi. Modern devlet aslında 1930’larda bir tür James Scott’un kullandığı anlamda okunaklılık sistemi yaratıyor ve soyadları da bunlardan bir tanesi, ormancılık, tapu sistemi de öyle. Devletin bu sistemi yerelle ya çakışıyor ya paralel gidiyor. Türkiye’de şehirlerde soyadlarımızla veya isimlerimizle büyük ölçüde bütünleşmişiz ama bazı alanlarda ikili isim sistemi var. Bazen kırsalda, azınlıklar arasında veya Kürtlerde ev içinde ve dışında kullanılan öz adlarının farklı olması gibi durumlar var. İnternetin varlığı sayesinde köylerin kurdukları internet sitelerinde soyadları ve yerelde çok iyi bilinen sülale isimlerini birlikte görüyoruz. Birçok insan zaten ‘Köyümüzde ismimiz şudur ama soyadımız bu’ diyor, bu artık gerçeklerinin bir parçası. Şimdi soyadı değiştirmek de çok kolaylaştırıldı. Bir kereye mahsus çirkin ya da hatalı soyadları çok çabuk değiştiriliyor. Çok olmamakla birlikte şimdilerde geriye dönük olarak ‘Benim ailemin adı şuymuş, ben onu geri alacağım’ diyen aileler de var, bu kanıtlama gerektirdiği için biraz daha zor ama oluyor.

Satın alınmış soyadı

-Soyadı değiştirmek kolaylaştı dediğiniz için parantez açarak bir varsayım soracağım: Türkiye’de kadınlar 2023’ten itibaren dava açarak da olsa iki soyisim veya eşlerinin soyadlarını kullanmak yerine sadece baba soyadlarını kullanabilecek. Böylece örneğin bunu yapan kadın akademisyense makaleleri evlenip boşandıkça iki farklı insana aitmiş gibi imzalı durmayacak. Bugün bir kadın ne baba ne koca adını istiyorum diyerek soyadını kendi koyabilir mi?

Bunu ben de merak ediyorum. Aile kurumunu reddetme olayı 1930’larda Çin’de ve devrim sonrası Fransa’da oluyor. Fransa’da feminist gruplar soyadını tamamen reddediyor, ‘Kendi ismimi tayin etme hakkım var’ diyorlar ve Çin’de de komünizm altında aile reddediliyor. 


-Parantezi kapatarak devam edelim: Huzurevleri dahil pek çok yerde dinlediğiniz, sizin tarifinizle “minyatür mazi olarak soyadı hikâyeleri” arasında sizin aklınızda en çok kalan hangileri oldu?

Satın alınmış soyadı benim için ilginçti. Maltepe Huzurevi’ndeydim ve Orhan Çimrenli’ye ismini sormuştum. “O zaman bir kahvede oturuyordum ve birisi geldi, ‘Soyadı çıktı’ diye bağırıp isteyene soyadı yapıyordu.” Bu okumuş kişinin ona yaptığı soyadı Çimenli’ymiş, birkaç kuruş da vermiş ama nüfus müdürü sonradan araya harf eklemiş. Tabii ben sınırlı sayıda insanla görüştüm bu çalışma için ama yaptığım sunumlar ertesinde insanlar geliyor ve bir sürü hikâye daha dinliyorum. Herkesin bir soyadı hikâyesi var.

-Soyadı dikkat çeken siyasileri düşününce akla ilk Ahmet Türk ve Leyla Zana geliyor. Mehdi Zana’nın bu soyadını almasını mümkün kılan ne? Bu ne kadar yaygın bir istisna?

Özgür Politika’da çıkan bir yazıya göre, Mehdi Zana arkadaşı olan bir hâkim sayesinde ismini değiştirebiliyor. Ama Türk içeren soyadlarına daha yakından bakılması ilginç olur.

-Sizinki gibi.

Evet, çünkü 1930’ların bahsettiğim kelime listelerine baktığınızda ve gazetelerde çarşaf çarşaf anons edilen, alınan soyadları listelerinde Türklü soyadı pek görülmüyor, çok ender. Bu örüntü sonradan oluşuyor. Bizim daha önce bir iki soyadımız varmış ve Türköz soyadını büyük amcam 1938’de nüfus müdürlüğü yaparken almış.

-Kitabınızda andığınız bireysel Ermeni aile adı araştırmaları ‘Arşiv yandı, kayıt yok’ yanıtıyla son buluyor. Bunun sebebini siz nasıl açıklıyorsunuz, ‘1915 Ermeni Soykırımı’ ve ‘devletin arşivlerini yok etme’ girişimi mi?

Bir tane böyle yazışma var, Sivas Suşehri’ndeki kütüklerin yandığına dair. İstanbul’da soyadı için başvuran kişinin kütüğünü sormak için yazışma olmuş. Oradaki nüfus memurunun İstanbul’a gönderdiği notunda, “Eski kütükler yangına uğramış ve Ermenilere ait başkaca kayıt yoktur. İlçedeki Ermeniler genel savaşta iç illerimize göç etmişler ve geri gelenleri azdır” diye ifade eder. Birinin varlığını, yaşam hakkını yok etmek istiyorsanız kütüklerini de yok edersiniz. Bu konuları yakından çalışanlar buna pek şaşırmıyorlar.

-Sizce 2018’de soy kütüklerinin erişime açılmasıyla çıkan “soyağacı bombası” sürecinin bakanları tatmin etmemesi de bunun parçası olabilir mi? E-Devlet’te yer alan alt üst soy belgesinde bazı aile üyeleri 1800’lere uzanırken bazıları 1900’larda duruyor. Arşivin yokluğu arşivin imhasını işaret ediyor olabilir mi?

Bazı durumlarda olabilir. Ama şunu da söylemek gerekiyor, soy kütüklerinde paylaşılmayanlar dışında paylaşılan bilgiler de yanlış olabiliyor. Benim aileme dair paylaşılanları tekrar daha detaylı gözden geçireceğim aile belgeleri ışığında; annemin doğum yeri örneğin hatalıydı. Daha önceki soyadlarımız da, örneğin, o kütüklerde görülmüyor.

“Ya Ermeni çıkarsam”

-Yine de bu vatandaşlar arasında bir ilgiye karşılık geldiği için soracağım: “Türk olmanın bir parçası kökenlere ilişkin bir kaygıdan ibarettir.” Kitabınızda yer alan bu cümlenizi açar mısınız?

E-devletten kütükler açıklandığı zaman internette dolaşan tartışmalar vardı, ‘Ya Ermeni çıkarsam’ içerikli. Bunun bir kaygı olduğunu görebiliyoruz. Kendin hakkında ya da başkasının soyadının altından bir şey çıkmasına yönelik bir kaygı var. 90’ların sonlarında araştırmamı yaparken Koreli bir Türkolog bana muhafazakâr milliyetçi birisinin mevki sahibi olunca şecere çıkardığını ve büyük annesinin Ermeni olduğunu öğrendiğini anlatmıştı. Biraz da Balkan Savaşı sonrası oluşan ve o dönemin bugünden daha sıkı olan savunmacı milliyetçiliği, farklılıkların tehdit olarak görülmesine neden oluyor. Bu farklılıkların yaratılmak istenen bütünlüğe karşı olacağı düşünülüyor ve uzak tutulmaya çalışılıyor.

Türkiye’de en çok isim ve soyadı değiştiren gruplar hangisi?

Buna dönemsel olarak ta bakmak lazım. Hatalı, çirkin, komik adları değiştirenler var ama azınlık veya kimlik olarak baktığımızda, Rıfat Bali’nin aktardığına göre, Soyadı Kanunu döneminde, Yahudiler.

Türkiye, isim bilimle uğraşan Yalçın Küçük’ün “Sebatayist kökenli” diyerek insanlara Yahudilik atamasına, sonrasında Soner Yalçın’ın benzer adımları takip etmesine tanık oldu. Bir yandan Soyadı Kanunu’yla Türkçe isim almaya itmek, diğer yandan bu efor, Türkiye’deki Yahudi cemaati için isimler bir av sahasına mı çeviriyor?

1992’de buradaki Sefarad Yahudi cemaatinin İspanya’dan gelişinin 500. yılı konusunu gazeteci olarak ele alırken Sabatay Sevi’nin hayatına denk geldim. İzmir’de 17. yüzyılda doğan, tarihsel bir kişilik olan Sabatay Sevi, kendisini mesih ilan etmesi ve ününün yayılması, ardından onun izinden gidenlerin Sevi’yi izleyerek Müslümanlığı kabul etmeleri, çok ilgimi çekmişti. Bu konunun ne kadar tartışmalı bir alan olduğunu o zaman bilmiyordum. Özellikle dönmelerin isimlerinin bir komplonun parçası olarak görülmesi, bunu Atatürk’ün Selanikli olmasına, Sebatayistlerin kurduğu okullarda okumuş olmasına götürüyor. Türkiye’de Yahudilere karşı olan bu kuşkuyla bakışın bir kısmı Osmanlı tarihinden, bir kısmı uluslararası antisemitizmden besleniyor. Korku ve şüphe unsuru olarak görülüyor. Halbuki bunun ardında tarihsel oluşumlar var.

-Komplocu ayrımcılığı dışında bir katılımcınızın şu sözleri de var: “(Gayrimüslim isim) Solcu aydın kesimde neredeyse prim kazandıran bir şey. Biraz daha şiirsel geliyorum.” Aslında buradaki “şiirsellik” de ayrımcılığa dair. Siz Türkiye’de isim kaynaklı başka ne tür ayrımcılıklara rast geldiniz mi?

Bu konuyu Rita Ender, İsmiyle Yaşamak (İletişim, 2016) kitabında çok güzel anlatıyor. Olağan gibi yapılan ama içinde ayrımcılık taşıyan davranışlar olabiliyor. Bir Rum arkadaşıma biri “Bizim sizi müzeye koymamız lazım” demiş örneğin. Burada bir çeşit egzotizm, onunla arkadaş olduğu için kendine pay almak var.

-Kapatırken soralım: Kitabınızda köleliğe ilişkin değerlendirmeleri paylaşırken “ismin onu vereni tanımladığını” da aktartıyorsunuz. Bu açıdan Türkiye nüfus müdürlükleri aldıkları inisiyatiflerle ve onlara çizilen sınırlar içinde Türkiye Cumhuriyeti’ni nasıl tanımladı?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir